Her geçen gün yeni bir olayla uyanıyoruz. Kimi zaman doğayı, kimi zaman vicdanımızı, kimi zaman da eğitimimizi sorgulatan haberlerle...
İnsan ister istemez soruyor:
Biz neyi kaybediyoruz?
İlk olarak Kemer'den başlayalım...
Kemer'de Bir Geri Dönüşüm Hikâyesi: Geri Dönen Sadece Vatandaş Oldu!
Büyük umutlarla duyuruldu. DOA geri dönüşüm makineleri Kemer'in dört farklı noktasına yerleştirildi. BİM, A101, Carrefour ve 3M Migros önlerine konulan bu makinelerle geri dönüşüm bilinci oluşturulacağı söylendi.
Ben de birçok vatandaş gibi evimde cam şişeleri, pet şişeleri ve geri dönüştürülebilecek tüm atıkları biriktirmeye başladım.
Sonra elimde torbalarla düştüm yollara...
Bir makineye gittim...
Servis dışı.
Diğerine gittim...
Servis dışı.
Bir başkası...
Yine aynı.
"Belki dolmuştur, gelir boşaltırlar." dedim.
Ertesi gün yine gittim...
Sonraki gün yine...
Bir hafta geçti...
Sonra bir hafta daha...
Sonuç değişmedi.
Bu sıcak yaz günlerinde sadece ben değil, onlarca vatandaş ellerinde torbalarla market market dolaştı.
Market çalışanlarına soruyoruz.
"Bizim de bilgimiz yok."
Hepsi bu...
Peki madem çalışmayacaktı...
Neden konuldu bu makineler?
Neden insanlar geri dönüşüme teşvik edildi?
Neden vatandaş boş yere umutlandırıldı?
Bugün birçok evde ayrıştırılan şişeler yeniden çöp poşetlerine dönüyor.
Çünkü insanlar bir yere kadar sabreder.
Sonra vazgeçer.
İşte en büyük kayıp da budur.
Kaybeden yalnızca vatandaş değil...
Kaybeden çevredir.
"Çevreyi korumak, yalnızca projeler üretmekle değil; o projeleri sürdürebilmekle mümkündür."
Cennet Bize Emanet... Peki Biz Ne Yapıyoruz?
Bugün dostlarımla birlikte Adrasan'dan tekneyle koyları gezdik.
Adrasan...
Akseki...
Ceneviz...
Sazak...
Akvaryum Koyu...
Anlatılmaz güzellikte...
Deniz pırıl pırıl...
Orman yemyeşil...
Rabbim bu ülkeye öyle nimetler vermiş ki dünyanın dört bir yanından insanlar gelip hayran kalıyor.
Birbirinden güzel, birbirinden eşsiz...
Turkuazın binbir tonunu gördüm bugün. Cam gibi deniz, yemyeşil ormanlar, gökyüzüyle kucaklaşan dağlar... İnsan bakmaya doyamıyor.
Bir an durup sadece denizi seyrettim.
Ve içimden şu cümle geçti:
"Bu memleket gerçekten cennet."
Ama sonra gözüm kayaların arasına takıldı...
Aynı koylarda kayaların arasına sıkıştırılmış çocuk bezleri...
Pet şişeler...
Plastik atıklar...
İnsan görünce utanıyor.
Doğa bütün cömertliğiyle bize kucağını açıyor.
Biz ise ona çöplerimizi bırakıyoruz.
Nasıl bir anlayıştır bu?
Bu güzelliklere bunu yapmaya nasıl kıyıyoruz? Bir tarafta doğanın mucizesi... Diğer tarafta insanın umursamazlığı...
İşte o an insanın içi acıyor. Bu kadar güzel bir doğaya nasıl bu kadar hoyrat davranabiliyoruz?
Deniz bizim değil mi? Orman bizim değil mi?
Bu koylar çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras değil mi?
Yıllar geçiyor, çevreyi korumaktan, geri dönüşümden, sürdürülebilir yaşamdan söz ediyoruz. Ama sözlerimizle davranışlarımız ne yazık ki birbirini tutmuyor.
Doğa bize emanet...
Ama biz emanete sahip çıkamıyoruz.
Derken bir başka acı haber...
Kastamonu'nun Tosya ilçesinde Ahmet Derin, dalından koparıp yediği kirazın ardından zehirlenerek yaşamını yitiriyor.
Doktorların tüm çabasına rağmen kurtarılamıyor.
Dokuz gün sonra eşi Rahime Derin de aynı nedenle hayatını kaybediyor.
Eskiden dalından koparıp afiyetle yediğimiz meyvelere bugün korkuyla bakıyoruz.
"Acaba üzerinde ne kadar ilaç var?" diye düşünüyoruz.
İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı.
Bir başka haber ise vicdanları yaralıyor
İstanbul Üsküdar'da henüz uçamayacak kadar küçük yavru martıların kanatlarını ve bacaklarını kıran bir kişi... Üstelik te bu kişi engelli… Engelin ne demek olduğunu bilen yaşayan biri..
O yavruların ne suçu vardı?
Neyse ki olayı gören vatandaşlar müdahale etti.
Yavru martılar koruma altına alındı, olayı gerçekleştiren yabancı uyruklu kişi ise sınır dışı edildi.
Ama geriye şu soru kaldı:
Bir insan, savunmasız bir cana bunu nasıl yapabilir?
Engelli olmak kimseye başka bir canlıya acı çektirme hakkı vermez.
Asıl engel...
Vicdansızlıktır.
Çünkü merhametini kaybeden insan, toplum için en büyük tehlikedir.
Ve gelelim eğitime...
"Kim Milyoner Olmak İster?" yarışmasında sorulan bir soru günlerdir konuşuluyor.
Yarışmacıya, son Sovyetler Birliği liderinin kim olduğu soruluyor.
Şıklarda Mihail Gorbaçov ile Kraliçe Elizabeth de var.
Yarışmacı seyirciye sorma hakkını kullanıyor.
Ve seyircilerin yüzde 54'ünün cevabı...
Kraliçe Elizabeth olarak işaretliyor.
İnsan üzülüyor.
Çünkü mesele bir yarışma sorusunu bilememek değil.
Mesele; okumaktan, araştırmaktan ve öğrenmekten giderek uzaklaşmamız.
Bir toplumun eğitim seviyesini bazen sayfalar dolusu rapor değil, tek bir soru ve verilen cevaplar anlatır.
Bugün Kemer'de çalışmayan geri dönüşüm makineleri...
Adrasan'ın çöplüğe çevrilen koyları...
Dalından koparılan kirazın ölüme dönüşmesi...
Yavru martılara yapılan vahşet...
Ve eğitim adına düşündüren manzaralar...
Hepsi aslında aynı gerçeği haykırıyor.
Sorunlarımız farklı görünse de temelinde aynı eksiklik var.
Sorumluluk...
Çevreye karşı sorumluluğumuzu...
İnsana karşı sorumluluğumuzu...
Canlılara karşı merhametimizi...
Bilgiye karşı saygımızı...
Birer birer kaybediyoruz.
Sonra da neden böyle olduğumuzu sorguluyoruz.
Oysa cevap gözümüzün önünde.
Doğayı koruyamayan...
Canlıya merhamet etmeyen...
Ürettiğine güven vermeyen...
Bilgiyi önemsemeyen bir toplumun geleceği de sağlam olmaz.
Gelin, önce kendimizi değiştirelim.
Çünkü dünya, bizim ona bıraktığımız iz kadar güzel kalacak.
Unutmayalım; doğa bize miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldığımız en değerli emanettir. Vicdan ise insanın taşıdığı en büyük servettir. İkisini de kaybetmeye hakkımız yok.
Önceki sayfa
Sayfa başına git
|
![]() Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım. |

