Madenciler sesini duyurabilecek mi?
Yoksa bir kez daha toprağın altındaki kadar, üstündeki hayatlar da mı gömülecek?
Bir gecede değişen kaderler var bu ülkede.
Baba, ata toprağı… Dededen kalma zeytinlikler… Bir imza, bir karar ve ardından gelen kepçeler…
Toprağın üstündeki yaşam sökülüp atılırken, altındaki maden uğruna insan da, hatıra da, emek de hiçe sayılıyor.
TMSF’den devralınan maden…
Ve o günden sonra değişen tek şey: işçinin kaderi. Çalışıyorlar ama karşılığını alamıyorlar.
Aylarca maaş yok.
Hak ediş yok.
Ama sabır bekleniyor.
Peki ne istiyor bu insanlar?
Lüks mü? İmtiyaz mı? Ayrıcalık mı?
Hayır.
Sadece alın terlerinin karşılığını.
Günlerdir yürüyorlar.
Açlık grevindeler.
Gece ayazında yatıyorlar.
Soğukla, açlıkla, umutsuzlukla sınanıyorlar. Ve sadece bir şey istiyorlar:
Duyulmak.
Ama duyan var mı?
15 gündür görüşmek istedikleri Enerji Bakanı yok. Kapılar kapalı.
Kulaklar sağır.
Öte yanda ise başka bir dünya kurulmuş sanki…
Maaş ödemeyen bir patron, 8 milyonluk Abdülhamit saati alabiliyor.
Ve sorulduğunda verdiği cevap:
“Allah veriyor…”
Bu söz, açlık grevindeki bir işçinin kulağında nasıl çınlar?
Bu cümle, aylarca evine ekmek götüremeyen bir babanın yüreğine nasıl düşer?
Gazeteci yazıyor, tutuklanıyor.
Madenci hakkını arıyor, gazla susturuluyor.
Toprağına sahip çıkan kadın gözaltına alınıyor.
Ama servet büyüyor. Ama güç yerinde duruyor.
İşçi ise 5-6 aydır maaş almadan yaşamaya çalışıyor.
Borç büyüyor.
Kredi kartı kabarıyor.
Peki banka ne diyor?
“Paramı alamadım” diyen işçiye anlayış gösteriliyor mu? Yoksa sistem, yine en zayıfın omzuna mı yükleniyor?
Bir yanda hak arayanlar… Diğer yanda hak yiyenler…
Bir yanda açlık grevi…
Diğer yanda “sus payı” diye uzatılan üç kuruş…
Ve en acısı:
Polisle madenci karşı karşıya.
Aynı halkın çocukları, aynı kaderin farklı taraflarında…
Bu tabloyu ne anlatır biliyor musunuz?
Vicdanla cüzdan arasına sıkışmış bir ülkeyi…
Yıllar önce üstü örtülen dosyalar, kaybolan evraklar…
Adaletin gecikmiş de olsa bir gün kapıyı çalabileceğini gösteriyor. Bir savcı çıkıyor ve yılların kirini ortaya döküyor.
Ama soru şu:
Adalet neden hep geç geliyor?
Bugün o madenciler açlık grevinde. İstedikleri ne biliyor musunuz?
Ne makam, ne para, ne güç…
Sadece görüşmek.
Sadece anlatmak.
Sadece haklarını almak.
Ve belki de en çok… İnsan yerine konmak.
Ve bu ülke sadece karanlık hikâyelerden ibaret değil… Bazen küllerin içinden umut da çıkıyor.
Irmak Öztaş… Türkiye güzeli…
Üniversitede tercümanlık okumuş, Güney Kore’de bu ülkeyi temsil etmiş genç bir kadın…
Hayalleri vardı. İstanbul’a geldi.
Oyuncu olmak istedi, manken olmak istedi… Olmadı.
İşsizlik…
Belirsizlik…
Ve bir noktadan sonra insanın omuzlarına çöken o sessiz ağırlık…
İzmir’e gitti.
Orada da olmadı.
Ve bir gün…
Sadece bir tabelanın önünden geçerken durdu. “Eleman aranıyor” yazıyordu.
İçeri girdi.
Belki de hayatının en önemli kapısından… O giriş, o giriş…
Bugün bir fırında çalışıyor. Ellerinde un, yüzünde emek…
Ve ekmeğini gerçekten ekmekten kazanıyor.
Peki hayalleri?
Yarım kaldı mı?
Evet…
Bazı hayaller yarım kaldı.
Ama o, o yarım kalan hayallerin içinden yeni bir hayat kurmayı başardı.
Unun içinden mutluluk çıkardı.
Çünkü mesele sadece neyi başaramadığımız değil… Neye rağmen ayakta kalabildiğimizdir.
Ve belki de bu yüzden…
Aynı ülkede bir yanda hakkını alamadığı için açlık grevine yatan işçiler, diğer yanda hayalleri yıkılsa da yeniden ayağa kalkabilen insanlar var.
Biri adalet arıyor…
Diğeri umut yaratıyor…
Ama ikisinin de ortak bir ihtiyacı var: Görülmek.
Duyulmak.
Ve insan yerine konmak…
Ve son günlerde söylenen bir söz var ki… Aslında her şeyi özetliyor.
Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle:
“Çocuklarımız test ile tost arasına sıkıştı.”
Bu cümlenin içinde bir ülkenin hikâyesi var.
Bir yanda sınavlar… Yarışlar…
Bitmeyen beklentiler…
Diğer yanda geçim derdi… Hayat mücadelesi…
Ayakta kalma savaşı…
Çocuklar çocuk olamıyor artık. Gençler hayal kuramıyor.
Kimi açlıkla sınanıyor,
kimi hayal kırıklıklarıyla…
Kimi yerin metrelerce altında hakkını arıyor,
kimi bir fırında yeniden başlamayı öğreniyor…
Ama hepsi aynı sorunun içinde sıkışıyor: Nasıl yaşayacağız?
Ve biz hâlâ duymuyorsak… Hâlâ görmüyorsak…
Sorun sadece onların değil.
Bu ülke, vicdanla cüzdan arasına sıkıştığı yerden çıkmayı başaramamış demektir.
Ülkede artık hikâyeler ikiye ayrılıyor…
Bir tarafında hakkını aradığı için aç kalanlar, diğer tarafında hayallerinden vazgeçip yeniden başlamayı öğrenenler…
Ama asıl soru şu:
Neden herkes bu kadar zor yoldan öğrenmek zorunda?
Neden bir işçi aylarca maaşını alamadan sabretmek zorunda?
Neden bir genç, hayallerini gerçekleştirmek yerine hayatta kalmayı öğrenmek zorunda?
Ve neden…
Hakkını isteyenle, düzeni koruyan karşı karşıya getiriliyor?
Oysa olması gereken bu değil.
Devlet, vatandaşını dinlemek için vardır. Emek, karşılığını bulsun diye vardır.
Adalet, geç değil zamanında gelsin diye…
Ama biz hâlâ bekliyoruz.
Bir görüşme… Bir duyulma… Bir çözüm…
Ve belki de en çok… Bir vicdan…
Çünkü bu ülke ne sadece madenlerden ibaret… Ne sadece hayal kırıklıklarından…
Bu ülke, insanıyla var.
Ve insan, duyulmadığı yerde eksilir.
Önceki sayfa
Sayfa başına git
|
![]() Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım. |

