Antalya’daki SİAD’lar güzel bir gelenek başlattı. Kahvaltılarda ağırladıkları konuklarla, kentin sorunlarını tartışıp çözüm yollarını birlikte aramaya başladılar. Bu SİAD’lardan KONYSİAD’ın kahvaltısına konuk olduk en son… Başkan İlhami Kaplan aradı, gittik. Konuşmacı Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’dı…
Size bu kahvaltıda konuşulanları değil, uzun süredir görmediğim Hoca ile ilgili izlenimlerimi anlatacağım.
Başkan Akaydın, konuşmasında konulara hakim bir görüntü çizdi. Hani, dersine iyi çalışırsın da, ‘İstediğin yerden sor’ dersin ya, o misal… Akaydın, zamanında üniversitede öğrencilere ders vermenin de alışkanlığından olacak, ayakta, bir ileri, bir geri yürüyerek sürdürdü konuşmasını… (Bunu, yıllık icraatlarını açıkladığı toplantılarda ve sahnesi olan her yerde yaptığını biliyorum) KONYSİAD’ın kahvaltısındaki konuşmasında zaman zaman aniden geriye dönmesini ise arkasındaki duvarı ders notlarını yazdığı eskilerin deyimiyle kara tahta zannetmesindendir diye düşünüyorum.
            Her zaman olduğu gibi açık ve dobraydı yine… Siyasetçiden öte bir çizgi bu… Aynı masada oturan gazeteci Haşmet Öyken’e söyledim., ‘Hoca 90 sene yaşar. Çünkü, içinde bir şey tutmuyor. Dert etmiyor. Söylüyor geçiyor’
Diyor ki mesela; denizlerimizin eski berraklığı yok… Kendisi her sabah 07’de Konyaaltı’nda denize giriyormuş, yosunlar yüzünden denizin dibini göremez olmuş eskisi gibi… Zirai atıkların akarsularla denize taşındığından ve denizin alarm verdiğinden söz ediyor dünya kenti dediğimiz Antalya’nın büyükşehir belediye başkanı….
Bu öyle, pattadak söylenecek söz değil aslında… Sen denizden ekmeğini yiyen bir kentin belediye başkanısın ve turizmin ana omurgası olan denizimizin alarm verdiğini anlatıyorsun. Hem de gazetecilerin olduğu bir ortamda…
Dediğim gibi, beyninden geçeni söylüyor, laf nereye gider, artısı, eksisi ne olur düşünmüyor. Bu konuşma turizmde rakiplerimiz için bulunmaz bir nimet aslında…
Hoca, konulara hakim ama karşısındakilerin kendisine inanmadıklarını zannedip söylediklerini arada bir doğrulatmak hissine kapılıyor. Misal, o günkü kahvaltıya katılan bir belediye meclis üyesine dönüp dönüp, “Öyle değil mi?” diye sorması bu yüzdendir.
Hoca ile ilgili Antalya’daki genel kanı, “Hiçbir icraat yapmadı” şeklinde. Ancak, kendisini dinleyince, “Vay be, ne kadar çok şey yapmış” diyebiliyor insan. Akaydın’ın demek ki, bu tür toplantılara her gün ama her gün katılıp kendisini anlatması gerekiyor.
Hoca, yaptıklarından çok bir de yapamadıklarını atlatıyor ve karşısındaki engellemeleri sıralıyor. Hükümete, bürokrasiye vuruyor ve bu yapamadıklarını kendi lehine çeviriyor. Yani, Hoca yaptıklarından çok yapamadıklarından dolayı mağduru oynayarak puan kazanmanın peşinde…
Hoca, yalnız adam gibi geldi bana o gün… Nedendir bilmem o hisse kapıldım. Savaşta, cephe gerisinde ordularını yöneten bir komutandan ziyade, elinde kılıç, kalkan tek başına bir orduyla savaşır haldeydi… Çevresindekilere, emrindekilere, ‘Bırakın, siz olmasanız da ben tek başına savaşırım’ der gibiydi…
Onlar da bırakmış zaten… Durum öyle gösteriyor.