Güzel bir hafta dileklerimle başlayalım…
Ama bu kez birkaç kelimeyi de bana yöneltilen eleştirilere ayıracağım.
Önce şunu netleştireyim:
Ben gazeteci değilim.
Elimde fotoğraf makinesiyle haber kovalamam.
Basın bültenleriyle, kulis bilgileriyle, “ilk ben yazayım” telaşıyla işim yok.
Ben bu ülkede yıllarca sinema ve sahnede emek vermiş, seyircisiyle bağ kurmuş, sevilmiş bir sanatçıyım. Bugün köşe yazıyorsam; haber peşinde koşmak için değil, güncel meseleleri kendi inisiyatifimle ve vicdanımın sesini dinleyerek yorumlamak, beni seven okurlarla paylaşmak için yazıyorum.
Bu köşe yazarlığı da planlı bir yolculuk değildi.
Kemer’de yerel bir gazetenin sahibiyle yaptığımız sohbetlerde;
“Burada çöp var”,
“Şurada su akıyor”,
“Bu yanlış neden görülmüyor?”
derken, bana dönüp “Niye bana anlatıyorsun, otur yaz, ben yayımlayayım” denilmesiyle başladı bu serüven.
O günden bugüne çok yol kat ettiğime inanıyorum.
Buna ben değil;
okurun yorumları,
mesajları
ve bana layık görülen ödül cevap veriyor.
Okul yıllarımda kompozisyon notlarımın iyi olması tesadüf değildi.
Gözlemim vardı.
İfade kabiliyetim vardı.
Bugün de kalemimin bir omurgası var.
Gelelim eleştiri meselesine…
Bazı dostlarım yazılarımı keyifle okurken, Antalya’da bir cemiyet tarafından verilen ödül mutlulukla konuşulurken; bazıları da “neden şu konuda yazmadı”, “burada taraflı” gibi kendi düşüncelerini sıralamış.
Tekrar ediyorum:
Ben gazeteci değilim.
Onların bahsettiği konuları zaten yalanıyla doğrusuyla tüm basın yazdı, çizdi.
Ben ise susmayı tercih ettim.
Çünkü hâlâ “ahde vefa” diye bir şeye inanıyorum.
Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır.
İnsanların aileleri, çocukları vardır.
Ortada kesinleşmiş bir suç yokken,
iftira ihtimali varken,
linç kültürüne katkı sunmak bana göre değildir.
Ben dost dediğimi,
en sıkıntılı gününde vurmayı bilmem.
Konu etmem.
Konuşturmam.
Yazması gerekenler yazdı zaten.
Onlar haberci.
Bu onların işi.
Beni bağlamaz.
Bunu eleştirenlerin karakter yapılarını bilemem.
Ama onlarda vefa, Fatih’te bir bozacının tabelasından ibaret kalmış olabilir.
Yerel bir gazeteci arkadaşımızın şu sözü benim için her şeyi özetliyor:
“Ben sadece desteğimi göstermek için oradaydım, yanıma makine almadım.”
İşte dostluk budur.
Herkesin başına bir şeyler gelebilir.
Herkes iftiraya uğrayabilir.
Bundan mutluluk duymak, bunu gündem yapmak bana yakışmaz.
Bu benim duruşumdur.
Ve benim kalemim oraya ait değildir.
Ve tam da bu yüzden, başka bir yerden devam etmek gerekir…
Bir zamanlar bir sokak vardı…
Işıkları hiç sönmezdi. Kameralar susmaz, hayaller yarına taşınırdı. O sokakta filmler çekilir, umutlar büyütülür, bir ülkenin vicdanı perdeye yansırdı. Adı Yeşilçam’dı. Bugün o sokakta alkış yok, flaş yok. Sessizlik var.
Avukat Onur Yağışan’ı bu sokağa getiren şey de işte bu sessizliktir.
Hayatını bu ülkenin sinemasına, sahnesine adamış; bugün ise zor şartlar altında yaşayan, kimseden yardım istemeden, onuruyla ayakta durmaya çalışan Yeşilçam emekçileri…
Yeşilçam Huzurevi fikri bir sosyal proje değildir.
Bu; alkışlar sustuktan sonra sırtını dönmemektir.
Aynı setleri paylaşmış, aynı hayalleri kurmuş insanların yeniden bir arada, dayanışma içinde yaşayabileceği bir çatı hayalidir.
Onur Yağışan bu yolculuğu tek bir cümleyle özetliyor:
“Ben sadece bir avukat değilim…”
İşte bu cümle, benim “Ben gazeteci değilim, vicdanımın sesini yazıyorum” derken anlatmak istediğim yerle tam olarak buluşuyor. Onur Bey’i bu yola çıkaran şey yalnızca mesleği değil; Yeşilçam’a duyduğu tutku, çocukluğundan kalan o ortak hafıza ve vefa duygusu. Hukuk onun mesleği olabilir ama bu projeyi doğuran şey avukatlık refleksi değil, insanlık refleksidir.
Evet, ben de bir sanatçıyım.
Alkışın ne demek olduğunu da bilirim, alkışlar sustuğunda geriye kalan sessizliği de…
İşte bu yüzden, Onur Yağışan’ın Yeşilçam için attığı bu anlamlı adımı önemsiyor ve açıkça destekliyorum. Çünkü bu girişimin içinde samimiyet var, vicdan var, vefa var.
Ve son olarak şunu söyleyeyim:
Beni susmakla eleştirenlere küçük bir not olsun.
Herkes konuşur.
Herkes yazar.
Ama herkes vefayı taşıyamaz.
Ben kalemimi,
en zor gününde insanları vurmak için değil;
unutulanı hatırlatmak,
emek vereni onurlandırmak için kullanırım.
Bazı duruşlar manşet olmaz.
Ama tarih onları not eder.
Önceki sayfa
Sayfa başına git
|
![]() Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım. |

