Bir anne-baba çocuğunu okula gönderirken ne düşünmeli?

“Bugün dersleri nasıl geçecek?” diye mi, yoksa “Acaba çocuğuma bir şey olur mu?” diye mi?

6 Ekim’de İstanbul’da bir okulda yaşanan bıçaklı saldırı hepimizi yeniden aynı soruyla karşı karşıya bıraktı. 15 yaşındaki bir kız öğrencinin gerçekleştirdiği belirtilen saldırıda öğrenciler yaralandı.

Daha acısı ise 10 yaşındaki Eslem kızımızın hayatını kaybetmesi…

Hani önlem alınmıştı?
Hani sözleşmeler yapılmıştı?

Hani çocuklarımız güvendeydi?

Bir veli, “Elimi kolumu sallayarak okula giriyorum, kimse kimsin diye sormuyor. İki kızım bu okulda, ben kime güveneceğim?” diye feryat ediyor.

Bu soruya kim cevap verecek?

Okul, çocuklarımızın en güvenli olması gereken yer değil mi?

Milli Eğitim Bakanlığı’nın “riskli okul” açıklaması da insanı düşündürüyor. Okul zaten okul değil mi? Çocuklarımızı savaşa gider gibi mi okula göndereceğiz?

Elbette ailelerin de sorumluluğu var. “Benim çocuğum yapmaz” deyip geçmemeliyiz. Çocuklarımızın hangi sitelere girdiğini, hangi oyunları oynadığını, kimlerle iletişim kurduğunu bilmeliyiz. Ama bütün sorumluluğu da ailelerin omuzlarına bırakamayız. Okul güvenliği ciddi ve bütüncül bir mesele.

GERÇEĞE ULAŞMAK İÇİN TEKNOLOJİYE NEDEN ŞANS VERMİYORUZ?

Gelelim yalan makinesine…

Poligraf konusunda uzman olduğunu belirten İbrahim Berk’in katıldığı bir programda, farklı ülkelerdeki uygulamalardan söz edildi. Sunucunun “Türkiye neden kabul etmiyor?” sorusuna verilen cevap ise dikkat çekiciydi:

“Harcadığım zaman çok ama bu soruya cevap veremiyorum.”

Elbette yalan makinesi hâkim değil. Bir insanı tek başına suçlu ya da suçsuz ilan edemez. Ancak bazı ülkelerde, belirli şartlarda ve kişinin rızasıyla yardımcı bir yöntem olarak kullanıldığı anlatılıyor.

O zaman sormak hakkımız:

Madem faydalı olabileceği düşünülüyor, neden Türkiye’de bunun hukuki ve bilimsel boyutunu daha fazla tartışmıyoruz?

Narin, Güllü ve kamuoyunun cevap beklediği daha nice olayda hep aynı soruyu soruyoruz:

Kim doğru söylüyor, kim söylemiyor?

Kimseyi bir makineye bağlayıp hüküm verelim demiyorum.

Ama bilime ve teknolojiye, hukukun sınırları içinde neden bir şans vermeyelim?

BİR DE BOĞAZ’DAKİ VAPUR…

Memleketin gündemi zaten ağır. Bir de İstanbul Boğazı’nda tarihi bir yalıya yolcu vapurunun çarpması gündeme geldi.

İnsan ister istemez gülümsüyor…

Tuzlu Kahve dizisinin son bölümünde kız istemeye giden Binnur Kaya’nın vapur düdüğüne verdiği tepki daha dün ekrandaydı. Bugün ise vapur gerçekten yalıya doğru sürüklendi!

Diziler bazen hayatı taklit eder derler… Keşke hayat da diziler kadar kontrollü olsaydı.

MİLYONDA BİR DENİLEN ŞEY NASIL YÜZDE YÜZE DÖNÜŞTÜ?

İzmir’de yaşananlar ise başka bir soruyu gündeme getiriyor.

Bir zamanlar “milyonda bir ihtimal bile yok” denilen şeyin bugün yüzde yüzlük bir gerçeğe dönüşmesini gördük.

Üstelik İzmir’i çöp görüntüleriyle gösteren bir klip hazırlanıyor, sonra aynı İzmir’in dağlarında çiçek açacağı söyleniyor.

İyi de…

Çöp olarak gösterilen İzmir’in sorumlusu kimdi? Şimdi o çöplerden çiçek açtıracak olan yine aynı sorumlu değil mi?

Dün çöpün sorumlusu olarak gösterilen kişi, bugün çiçeklerin müjdecisi oluyorsa insan sormaz mı:

Ne değişti?

İnsanların güveni böyle kazanılmıyor.

İzmir’in dağlarında çiçekler açsın, elbette.

Ama unutmayalım:

O çiçekleri Mustafa Kemal Atatürk açtırdı.

Siyaset değişebilir, makamlar değişebilir, insanlar fikir değiştirebilir.

Ama güven kolay kazanılmaz.

Biz çocuklarımızı korkuyla değil, güvenle okula göndermek istiyoruz.

Çocuğunu okula gönderirken “Bugün başına bir şey gelir mi?” diye korkan bir anne-baba, daha ne kadar bekleyecek?

Biz çocuklarımızı savaşa değil, eğitime gönderiyoruz.

Onların okul kapısından içeri girerken can güvenliğinden endişe etmesini değil, zil çaldığında güvenle sınıfına koşmasını istiyoruz.

Çünkü bir çocuğun hayatından daha değerli hiçbir önlem, hiçbir sözleşme, hiçbir açıklama olamaz.

Sözün özü:

Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır. Çocuklarını koruyamayan bir ülke, geleceğini de koruyamaz.