"Bir toplumun mizaha gösterdiği tahammül, aslında düşünceye gösterdiği tahammülün aynasıdır."
Sahneye çıktığım yıllar... 70'li, 80'li yıllar...
O zamanlar gazinolar vardı. Geceler aylar öncesinden hazırlanan dev kadrolarla süslenirdi. Assolist sahneye çıkmadan önce komedyenler izleyiciyi kahkahaya boğar, salonu geceye hazırlardı.
Kimler yoktu ki...
Ateş Böcekleri, Müjdat Gezen, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Atilla Arcan... Belki şu an adını sayamadığım daha nice değerli sanatçı...
Sahnede en çok kullanılan malzeme ise siyasetti.
Süleyman Demirel'in şapkası, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, hatta Kenan Evren... Hepsi mizahın konusu olurdu. Yıllarca Levent Kırca ile Oya Başar'ın "Olacak O Kadar" programı da siyasetin mizahla harmanlandığı unutulmaz yapımlardan biri olarak hafızalara kazındı.
Karikatüristler de aynı yolu izledi. Çünkü mizah, düşündürmenin en güçlü yollarından biridir.
Yılmaz Erdoğan'ın yıllar önce söylediği şu söz hâlâ aklımdadır:
"Çok şükür hırsızlık bitti; çünkü çalınacak bir şey kalmadı."
İnsan hem güler hem düşünürdü.
Peki o günlerde yapılan bu taşlamalar yüzünden sanatçılar ters kelepçeyle gözaltına mı alındı?
Ben hatırlamıyorum.
Bugün ise resmi izinlerle aylarca sahnelenen bir gösterinin ardından bir komedyenin havaalanında ters kelepçeyle gözaltına alınması kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
Ben o sanatçıyı önceden tanımıyordum, gösterisini de izlememiştim. Olaydan sonra merak edip bazı bölümlerine baktım. Elbette herkes beğenebilir de eleştirebilir de.
Ama bana göre, sakıncalı görülen ifadeler varsa önce bir uyarı yapılabilir, gerekirse oyunun ilgili bölümlerinin gözden geçirilmesi istenebilirdi.
Belki de o gün kelepçe sadece bir sanatçının bileğine değil...
Mizahın kendisine takıldı.
"Kahkahadan korkanlar, çoğu zaman gerçeğin sesinden de rahatsız olurlar."
Bir zamanlar biz sahne sanatçılarının da yaşadığı ilginç bir uygulama vardı.
Başka bir şehirde çalışmaya gideceğimiz zaman önce emniyete uğrar, "temiz kâğıdı" alırdık.
O belgede meslek hanesine yazılan ifade hâlâ aklımdadır:
"Suçu: Sanatçı."
Ne kadar incitici...
Bugün de sanki suç...
Mizah yapmak olmuş gibi...
Oysa çocuklara zarar verenler...
Kadına ve hayvana şiddet uygulayanlar...
Toplumu yozlaştıran içerikleri rahatlıkla paylaşanlar...
Bunlar hepimizin ortak mücadelesi olması gereken sorunlar.
"Adalet, herkese eşit mesafede durduğunda güven verir."
Son günlerde ev sahibi-kiracı haberleri de bitmek bilmiyor.
Artık öyle olaylar duyuyoruz ki insan gerçekten "Güler misin, ağlar mısın?" demeden edemiyor.
Bir ev kiralanıyor...
Evde masraflar yapılıyor...
Sonra ortaya çıkıyor ki evi kiraya veren kişi aslında ev sahibi değil, kiracı.
Mahkemeler devreye giriyor.
Ev sahibi mağdur...
Evi tuttuğunu sanan kişi mağdur...
Ortada güven duygusu ise tamamen kaybolmuş durumda.
"Güven kaybolduğunda, kapılar anahtarla değil; şüpheyle kapanır."
Bir başka gündem ise Deniz Akkaya...
Basına yansıyan olaylarda, misafir olarak gittiği ev konusunda yaşanan tartışmaları izledik.
Elbette işin hukuki boyutunu yargı değerlendirecektir.
Benim aklımda ise yılların o zarif, güçlü, podyumların en dikkat çeken isimlerinden biri var.
Keşke bugün bu olaylarla değil, başarılarıyla konuşulsaydı.
En kısa zamanda yeniden eski güçlü duruşuna kavuşmasını diliyorum.
"İnsan bazen en büyük savaşı başkalarıyla değil, kendisiyle verir."
Bir de canımı acıtan Kemer'in denizi var...
Son günlerde birçok kişinin dilinde aynı konu...
Denizde gözle görülür bir kirlilik olduğu konuşuluyor. Kıyıya vuran atıklar, eski berraklığını arayan sahiller...
Kemer'in en büyük zenginliği masmavi denizi ve eşsiz doğasıdır. Eğer bunları koruyamazsak elimizde ne kalacak?
Bu güzelliği kaybettirmeye hiç kimsenin hakkı yok.
Buradan yetkililere sesleniyorum. Çevreyle ilgili hangi kurumun görev alanındaysa; ister Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın ilgili birimleri, ister sahil güvenliği ve yerel yetkililer... Lütfen gerekli incelemeler yapılsın.
Bugün sessiz kalırsak yarın çok geç olabilir.
Çünkü deniz sadece bugünün değil, çocuklarımızın da mirasıdır.
"Denizi kirleten sadece çöp değildir; duyarsızlıktır."
Yazıyı yüzümüzde küçük bir tebessüm bırakacak bir anıyla bitirelim...
Yıllar önce Halit Akçatepe turneye çıkacaktır. Eşi doğum yapmak üzeredir.
İbrahim Tatlıses'e,
"Doğum olursa sana telgraf çekerim. Erkek olursa parolamız 'Bisiklet geldi' olsun." der.
Gün gelir, doğum gerçekleşir.
Ama erkek değil, kız çocukları olur.
Önceden sadece erkek için parola belirledikleri için İbrahim Tatlıses düşünür taşınır ve şu telgrafı yollar:
"Bisiklet geldi... Pompası yok."
Gerçek midir, şehir efsanesi midir bilemem...
Ama beni gülümsetti.
Hayat zaten biraz da böyle değil mi?
Bir yanda kahkahalar...
Bir yanda hüzün...
Bir yanda umut...
Yeter ki gülümsemeyi kaybetmeyelim.
Çünkü hayat gerçekten çok kısa...
Ve unutmayalım;
"Bir toplum; mizahına, sanatına, doğasına ve vicdanına sahip çıktığı kadar güçlüdür."
Önceki sayfa
Sayfa başına git
|
![]() Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım. |

