“Bugün özgürlük diye alkışlanan, yarın toplumun çöküşüne dönüşebilir.”
Mübarek günlerdeyiz…
Rahmetin, merhametin, sabrın konuşulması gereken günlerde.
Ama dünya yine kan kokuyor.
Bir lider öldürülüyor. Üstelik ailesiyle birlikte. Ülkede 40 gün yas ilan edilirken, başka sokaklarda başörtülerini atan kadınlar, özgürlük sloganları atan kalabalıklar, sevinç gösterileri yapan gruplar var. Aynı coğrafyada iki farklı duygu: Yas ve bayram.
Savaş artık sadece cephede yaşanmıyor.
Savaş; kimliklerde, inançlarda, zihinlerde yaşanıyor.
Özgürlük…
Ne kadar kıymetli bir kelime.
Ama bir başkasının ölümü üzerinden yaşanan bir özgürlük sevinci, gerçekten özgürlük müdür?
Masum insanlar ölüyor. Çocuklar, anneler, babalar…
Gaddarlığın sonu yok sananlar hep yanıldı. Tarih gösterdi ki kim olursan ol, ilahi adalet er ya da geç tecelli eder.
Fakat bedelini yine halk ödüyor.
Daha iki günlük olayda altın yükseldi, döviz fırladı, borsa sarsıldı. Zaten zor ayakta duran ekonomi biraz daha çıkmaza girdi. Savaş sadece sınırları değil, sofraları da vurur.
Tam bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü kulaklarımda çınlıyor:
“Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.”
Demek ki asıl büyüklük, savaşı kazanmakta değil; savaşa mecbur kalmamaktadır.
Tam bu karanlık gündemin ortasında içimi ısıtan bir haber düştü.

YAREN YİNE GELDİ
Yaren Leylek 15. kez yine geldi.
Ve Adem Yılmaz ile kavuştu.
Kayığın üzerinden süzülerek gelip o tanıdık yere konması…
Ardından o iç ısıtan fotoğraf…
Sanki bir baba ile evladın hasreti.
Evlatlar babalarına böyle sarılmıyor artık.
Ama bir leylek, 15 yıldır sözünü tutuyor.
Adem amca mutlu.
Yaren mutlu.
Çünkü bu dünyada hâlâ sadakat varsa, hâlâ vefa varsa, hâlâ tertemiz bir bağ kurulabiliyorsa, umut tamamen ölmemiştir.
Ve sonra…
KEMER’DE BİR KADIN
Kemer’in Çamyuva Mahallesi’nde 45 yaşındaki Yeliz İ., park halindeki karavanın içinde ölü bulundu.
Telefonunda asılma yöntemine dair arama kayıtları tespit edildi.
İntihar mı?
Cinayet mi?
Bir kadının çaresizliği, yalnızlığı, çıkışsızlığı…
Neydi sorun?
Kime anlatamadı derdini?
Kim duymadı feryadını?
Televizyon ekranlarını açıyoruz…
Bir kadın…
Üç erkek kardeş…
Kadın üçüyle de birlikte olmuş.
Biriyle nikâhlı, mahkemelik.
Diğeri “kurtarmak için” evlenmeye hazırlanıyor.
Ve biz bunu sabah kuşağında, kahvemizi yudumlarken izliyoruz.
Sonra da soruyoruz:
“Bu toplum neden bu halde?”
Bir kadını kurtarmak evlenmekle mi olur?
Yengenle evlenmek “kurtarmak” mıdır?
O çocukların amcası mı olacaksın, üvey babası mı?
Bu nasıl bir zihin bulanıklığıdır?
Bu nasıl bir değer kaybıdır?
Ekranlar bunu normalleştiriyorsa…
Reyting uğruna rezillik sergileniyorsa…
Utanma duygusu alenen alay konusu oluyorsa…
Orada çürüme başlamıştır.
Çünkü mesele bir kadının ya da üç kardeşin hikâyesi değildir.
Mesele, artık hiçbir şeye şaşırmayan bir toplum haline gelmemizdir.
Özgürlük ile başıboşluğu karıştırdık.
Ahlakı baskı sandık.
Utanmayı çağdışı ilan ettik.
Ve şimdi soruyoruz:
“Nereye gidiyoruz?”
Cevap acı ama nettir:
Savaşlar dışarıda olur.
Ama milletler içeriden çöker.
Ve eğer bir gün gerçekten yıkılırsak…
Bizi tanklar değil, kendi elimizle söktüğümüz değerler gömecek.
Bir millet tankla değil, ahlakını kaybettiğinde yıkılır.
Önceki sayfa
Sayfa başına git
|
![]() Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım. |


